Bir Köy Rüyası

Şirince'ye ben 1992'de ayak bastım. Müjde benden birkaç yıl önce köyü keşfetmiş, aşık olmuş, 23 yaşındayken deli bir cüretle gitmiş, köylünün ahır olarak kullandığı yarı yıkık bir evi satın almış, varını yoğunu harcayıp tamir ettirmiş.

O dönemde Müjde turist rehberliği yapıyor. Ben bir İngiliz yayınevi için dünyanın çeşitli ülkeleri hakkında rehber kitaplar yazıyorum. Özgürümsü bir hayat yaşayacak kadar gelirimiz var, ama ay sonunu çıkaracak paramız genellikle yok. İkimiz de turizmin içinde olduğumuzdan turizmin kötü bir sanayi olduğunu gayet iyi biliyoruz. Burası çok güzel bir köy, aman turizm gelmesin, bozulmasın diye içimiz titriyor.

İlk yıllar ahırdan bozma evimizi tamir etmekle geçti. Çocuklar doğdukça oda ekledik. İnşaattan habersiziz, ama mimarlarla ustaların ruh fukarası önerilerine de uymamaya kararlıyız. O yüzden her şeyi deneme yanılmayla, iki defa, üç defa yapmak zorunda kalıyoruz. Taş duvar örmeyi öğreniyoruz. Bağdadi tekniğini çözüyoruz. Marangozluk yapıyoruz. Banyomuzun içinde kayalıklar var. Tavan beş metre olduğundan kışın duş alırken çıkan buhar, kar olarak geri yağıyor. Mutfağın tavanını dev bir kestane gövdesi tutuyor.

Bir de İstanbul'un Kuzguncuk semtinde 40 metrekare üstüne sefertası gibi bir harabe eski İstanbul evimiz vardı. Niyetimiz onu onarıp yerleşmekti. Ama tapuydu, anıtlar kuruluydu, Boğaziçi İmar'dı derken tam yedi yıl onarım izni çıkmadı. Sonunda lanet olsun deyip evi satışa çıkardık. Temelli Şirince'ye yerleştik.

İşler büyüyor

1997'de Can Yücel'in kızı Güzel'in vesile olmasıyla Şirince'de yarı yıkık iki göz bir ev daha aldık. Biraz tamirat öğrendik ya, amaç bu evi de onarıp satmak, yahut kiralayıp biraz para kazanmak. Bunun izni nereden alınıyor diye muhtara sorunca öğrendik ki meğer bizim köy 1983'ten beri sitmiş, ama imar planını anıtlar kurulu onaylamadığından yasal yoldan hiçbir şey yapmaya imkân yokmuş, fazla göze batmadan yapsak bir şey olmazmış. Ne olur ne olmaz deyip İzmir'deki anıtlar kuruluna başvurduk. Bayındırlıktan imar durumu getir dediler. Bayındırlığa başvurduk, imar planıyla ilgili anıtlar kuruluna yazı yazdılar. Anıtlardan üç ay cevap gelmeyince bir daha oraya gittik. Haftaya gel dediler gene gittik. Haftaya gel dediler gene gittik. Öğrendik ki her başvuranı böyle yapıp aylarca oynatırlarmış. Rica minnet, yeniden bayındırlığa yazı yazıp "ne oldu imar planı" diye sordular. Bayındırlık cevap yazıp imar planı konusunda anıtlar kurulunun cevabının beklendiğini belirtti.

Bu arada köylü hiç durmadan ev yapıyor, ev yıkıyor, lokanta açıyor, dükkân açıyor, köyün ortasındaki mandalina bahçesini dozerle bir gecede dümdüz edip gözleme salonu yaratıyor, ahşap tavanları söküp lambri yapıyor, kilisenin avlusundaki yüz yıllık papazevini yıkıp yerine betonarme gecekondu yapıyor. Onlar yapıyorsa biz de yaparız dedik. Hem düzgün bir şey yaparız, onlara da örnek olur diye kendimizi avuttuk. Yaptık. Bir şey diyen olmadı.

Ev sonuçta o kadar güzel oldu ki, bunu satmak çocuğunu satmak olur duygusuna kapıldık. Pansiyon yapıp işletmeye karar verdik.

Ali Nesin devreye girdi. Yandaki harabeyi de alıp iki antika ev de oradan çıkardık. Gene anıtlar kuruluna gidip, "geçen sene izin vermediniz kaçak yaptık, allahaşkına bu sefer bir çözüm bulun" diye yalvardık. Cırtlak sesli bir kadın "suçunu itiraf ediyor bir de" deyip bizi azarladı. Ertesi gün gelip bitirdiğimiz eve tutanak tuttular. Rica minnet, biraz çorba, sümenaltı edildi.

1998 sonunda üç evle pansiyonculuk dünyasına adım attık. İlk müşterilerimizden biri İsveç başkonsolosu ile eşi. Kör talih, o gece elektrikler kesildi, saatlerce gelmedi. Sabahleyin korka ürke hallerini sorduk. "Biliyor musun," dedi, yüzünde gülücükler, "dün gece on yıldan beri ilk kez karımla gerçekten konuşabildim; elektrik gelmesin diye dua ettik."

Küçük Oteller Kitabı

O günlerin diğer projesi Küçük Oteller Kitabı. Aklımız fikrimiz köy ortamında medeni bir hayat nasıl kurulur konusuyla meşgul olduğundan, bizden başka bu işi yapan kimler var diye merak ettik. Ürgüp'te Süha'yla, Bozburun'da Sabrina ile, Çıralı'da Ziya'yla, Kalkan'da İpek'le, Amasya'da Ali Kâmil Yalçın'la, Uçhisar'da Jacques Avizou ile, Fethiye'de Öncü Beyle, Bursa'da Dilek'le, Dalyan'da Münir ve İlknur'la tanıştık. Hepsi modern hayatın rutininden kaçıp, "benim" diyebilecekleri bir toprakta hayallerindeki fiziksel mekânı yaratma sevdasıyla yola çıkan insanlar. Hepsi farklı yerlerden gelip, geçim probleminin çözümünü otelcilikte bulmuş. Hepsi de özgürlük tutkusunun renklendirdiği kişiliklere sahip.

Bir ortak yanları daha var. Hepsi de, "Koruma" bürokrasisinin kısır ruhlu, dar ufuklu kadrolarının gazabına uğramış. Hemen hepsinin 2863 sayılı yasadan birkaç mahkemesi var.

Küçük Oteller Kitabı'nın ilk baskısı Nisan 1998'de çıktı. Bir ay geçmeden en çok satan kitaplar listesinin başına geçti. On yıl boyunca da oradan çok aşağıya inmedi. Bir tatil rehberi olmaktan çıkıp bir tür yaşam kılavuzu olarak benimsendi. Bu kitaptan ilham alan binlerce insan hayallerinin köyünde, köy olmadı kentin bir uzak mahallesinde bir küçük otel kurma sevdasına düştüler. "Butik otel" adı verilen bir sektör doğdu. Yıllardan beri dev plaj otellerine endekslenmiş olan Türk turizminde, kendi küçük ama yankısı büyük bir yeni çığır açıldı.

On yıl boyunca ara vermeden tüm Türkiye'yi dolaştık, her yıl beşyüzden fazla oteli ziyaret edip gözden geçirdik, sahipleriyle yarenlik ettik, fikir jimnastiği yaptık. Yılda bir İstanbul'da Küçük Oteller Kurultayı topladık. Dersimizi de çalıştık bu arada. Her otelden bir fikir almak değil verimli yöntem. Her otelde "burada yanlış olan ne" diye sorup, aynı yanlışı tekrarlamamak!

Turizm Bakanlığı personeli kitabı gıptayla ve kıskançlıkla izledi. Yeni yatırım yapanlara müsteşar yardımcısının bu kitabı önerdiğini işittik. İmarla derdi olan küçük otellere bakan bu kitabı referans olarak kullanmalarını tavsiye etti. Kitapta yer alan tüm otellere bakanlık bir şilt vermeyi tasarladı, benden habersiz, ama sonra vazgeçti. Bakanlığın yurt dışındaki tanıtım büroları telefon edip kitaptan bi zahmet birkaç nüsha (ücretsiz) göndermemi rica ettiler. 2003'te çıkardıkları yönetmeliğe, bizim kitaptan çaldıkları cümlelerle bir "butik otel" tanımı eklediler.

Peki on yıl boyunca Turizm Bakanlığı bir kere, Allah için BİR kere, alo deyip "Sevan Bey tebrik ederiz, teşekkür ederiz, aferin, maşallah, iyi yoldasın, beğendik, al sana bir kutu Malatya kayısısı" demeyi akıl etti mi?

Daha neler! Olur mu öyle şey? Orası Devlet!

Hakkını yememiş olmak için söyleyeyim. Eski bakanlardan Bahattin Yücel 2001'de Selçuk Cezaevi'nde ziyaretime gelerek çok insancıl bir davranış sergiledi. Ama o da bakanlıktan ayrıldıktan, siyaseti bıraktıktan sonra ancak.

Apartmandan bozma köşk

Şirince'ye geldiğim sene, yani 1992'de, Ankaralı birtakım kodamanlar köyün tepesine üç katlı çirkin bir apartman dikmişti. Sonra birtakım nedenlerle inşaatı yarım bırakıp gittiler. Yedi yıl boyunca o yapı, kırmızı tuğladan bitmemiş bir heyula olarak Şirince'nin ufkunu kirletti. Tanıtım fotoğrafı lazım oldukça oturup Photoshop'ta o binayı silmek zorunda kaldık.

1998'de sahipleri bitmemiş binayı satışa çıkardılar. Selçuk ve Ankara'dan birtakım resmi ve yarı-resmi şahısların alıcı olduğu işitildi. Siyah plakalı arabalarda takım elbiseli adamlar köye gelip gitmeye başladılar. Selçuk'taki müze müdürünün günde birkaç kez inşaatı gezdiği görüldü.

Bu aşamada görevin bize düştüğünü hissettik. Binayı satın aldık. Belki tesadüf, biz aldıktan bir ay sonra yıkım kararı tebliğ edildi. Önce yıkıp yeniden yapmayı düşündük; hatta Müjde o yönde epeyce ısrarcı oldu. Ama yapı o arada genişletilen sit alanına dahil edildiğinden, yerine yeni bir şey yapmaya yasal imkân olmadığı anlaşıldı. Geriye kalan tek seçeneği kullandık; varolanı estetik ameliyatla düzeltmeye karar verdik.

Önce pencereleri mümkün mertebe Şirince'nin geleneksel disiplinine uydurmaya çalıştık. Sonra, üç katlı "apartman" görünümünü kırmak için önde taş kemerler inşa ettik. Köyden bakıldığında sadece üst katın görünür olmasına dikkat ettik. Öndeki kayalığı taraçalandırarak ağaçlar diktik. İç mekânı tamamen revize ettik. Binayı eskittik.

"Köşk" adını verdiğimiz yapı 2001 Temmuzunda beş odalı bir küçük otel olarak hizmete girdi. Görenlerin çoğu "ah mirim, eski zamanda ne güzel konaklar yapılırmış" muhabbeti yapmaktan kendini alamadı. Sanat tarihine vakıf bir konuğumuz "Roma dönemi altyapısı üzerinde 19. yüzyıl Rum konağı" teşhisini koydu, ciddiyetle.

Köşkten bozma apartmanlarla dolu olan yurdumuzda, galiba ilk kez apartmandan bozma köşk yapmış olmanın gururunu yaşadık.

Selahaddin Haçlılara Karşı

Müze müdürü Selahaddin Beyin bana neden ve hangi aşamada cihat açtığını hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim.

Selahaddin Erdemgil arkeolojik kazılarda bakanlık komiserliğinden - yani yasal muhbirlikten - yükselmiş, 25 yıl boyunca Efes'in müdürlüğü yapmış, yüzünde herhangi bir insani ifadenin izini taşımayan, çok vatanperver, çok Atatürkçü bir zattı. Selçuk yöresindeki gayrımenkul piyasasıyla yakından ilgilenir, gerek kendisi gerek bakanlıktaki ve Türk Silahlı Kuvvetlerindeki dostları adına sık sık ev, daire, villa, çiftlik, kooperatif hissesi ve imara müsait arsalar alır ve satardı. Tek tük görüşüp birlikte rakı içmişliğimiz de vardı.

Bana düşmanlığı Köşkü satın almamız vesilesiyle mi başladı? Yoksa ondan bir süre önce, Şirince'nin mezarlığı yanında 40 konutluk site inşa etme projesini Kültür Bakanlığı müsteşarı Emre Kongar nezdinde bir girişimle engellediğime inandı, o yüzden mi diş biledi? Bir gün rakı sofrasında dilimi tutamayıp Atatürk'ün Çanakkale Harbinde düşük rütbeli bir subay olduğu, Türkiye'de asıl Batılılaşma hamlesinin Cumhuriyet değil Tanzimat döneminde yapıldığı gibi zındıkça görüşleri savunduğum için mi tehlikeli bir vatan haini olduğuma kanaat getirdi? Bilemiyorum.

Babasının Sivrihisar'da "papazın evi" olarak anılan bir Ermeni konağında oturduğunu, sonradan o konağın yıkılıp gittiğini bana sık sık anlatma ihtiyacını duyardı. Bir keresinde dayanamayıp, bunun ne anlama geldiğini bilip bilmediğini sordum. Belki ondan gocundu, dedelerinin başlattığı vatani görevi sürdürme sorumluluğunu hissetti.

Bir de duyduk ki Selahaddin Bey'in memlekette benim hakkımda konuşmadığı insan kalmamış. Selçuk'taki misyonerlik faaliyetlerinin - hem Katoliklerin, hem Protestanların - başı benmişim. Evimde kurukafayla Taşnak ayini yaparmışım. İslam mezarlıklarını soyarmışım. Ülkü Ocakları başkanının Selçuk'ta açacağı kafeye ben engel olmuşum. 2012'de dünyanın sonu gelecek deyip tüm yandaşlarımı Şirince'ye topluyormuşum. Atatürk'e küçük rütbeli subay diyen bir vatan hainiymişim.

Selçuk'ta tanıdığım birçok insan, bir baktık ki beni görünce tuhaf yüz ifadeleri takınıp kaldırım değiştiriyor. Kültür Bakanlığının ağır topları alakasız ortamlarda başlarını sallayıp, "Nişanyan'ın suyu kaynadı" diye konuşuyor.

(Evimde gerçekten bir kurukafa vardı; Söke'nin Güllübahçe köyündeki tahrip edilmiş Rum mezarlığından bulmuştum. Sonradan Ankara'dan gelen Kültür Bakanlığı müfettişlerinin elindeki dosyada resmini görüp hayretlere düştük. Bahçeme girip benden habersiz fotoğrafını çekmişler.

Bahçemde bir tane de 19. yüzyıl başına ait zarif mezartaşı vardı, eski Türkçe yazılı. Tire'de yol kenarındaki taş yığını içinde bulup, yokolmasına kıyamadığımızdan eve getirdik. Çeşme taşı olarak kullandık. Mezarlık yağmalama hadisesinin aslı da bu.)

Hapis!

Sonunda kaymakam bey baskıya dayanamadı, üç tane ödü kopmuş kaymakamlık memurunu göreve koştu, Nişanyan'ın Zararlı Faaliyetlerini Araştırma Komisyonu kuruldu. Haftalar boyunca o komisyon Şirince'de yaptığımız her şeyi ölçtü, biçti, köylüyü sorguya çekti. Neden şuraya çeşme yaptırdılar? Neden buraya ağaç diktiler (acaba mülklerine mi geçirmeyi planlıyorlar)? Neden komşunun briket bahçe duvarını yıkıp - bila ücret - taş duvar ördürdüler? Amaç nedir? Hangi şeytani planın parçasıdır?

1999'da Köşkü satın alışımızı izleyen altı ayda kaymakamlık ve müze müdürlüğü marifetiyle hakkımda dokuz tane ceza davası açıldı, hepsi de kaçak inşaattan. Birkaçından beraat ettim, iki tanesi Rahşan affına girdi, bir ikisinden tecilli ceza yedim, birinin dosyası Yargıtayda kayboldu. Nihayet dokuz dava içinde en saçması olan, kendi evimin bahçesine müştemilat inşa etme davasından golü yedim. 2863/65B'den iki yıl hapis cezası aldım. Selçuk Kapalı Cezaevinde, infaz yasası uyarınca 10 ay 20 gün yattım.

Tabii müthiş reklam oldu. Basın haftalar boyunca Şirince'yi mevzu etti. O güne kadar eş dosttan başka çok az kişinin bildiği mütevazı bir işletme olan Nişanyan Evleri aldı başını gitti.

İçeride değerli dostluklar kurdum, sosyal birikimimi artırdım. Öbür türlü daha yıllarca bitme ihtimali olmayan etimoloji sözlüğümü de birinci basıma hazırlama fırsatını buldum.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28