Şirince Nasıl "Korunuyor"
Sevan Nişanyan

Resim 1:
Şirince'de "koruma altında" bir ev.


"Allah seni Anıtlar Kuruluna düşürsün!" Türkiye'de bir insana yöneltilebilecek en ağır beddualardan biri...
Tarihi bir yapıyı, bir köyü veya kasabayı ölüme mahkum etmenin en kestirme yolu ise o yeri "sit" ilan etmek.
Devletin zaten ağır işleyen çarkları o noktada bir daha yerinden kıpırdamamak üzere duruyor. Bürokratik korkaklık, tembellik, sorumsuzluk, cehalet, kibir ve önyargıdan oluşan kara bir kabus, "sit" ilan edilen yerin üstüne çörekleniyor.

****

Şirince 1986'da KENTSEL SİT ilan edildi. Köyde yapılacak her türlü inşaat, tamirat ve tadilat, İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nun iznine bağlandı.

Kanun gereği çıkarılması gereken Koruma Amaçlı İmar Planı 1987'de yürürlüğe girdi. Ancak Şirince'nin tarihi dokusunu mahvedecek bir rezillikten ibaret olan bu planı Koruma Kurulu - haklı olarak - uygulamadı. 1997'de plan resmen iptal edildi. Yenisi çıkarılamadı. Yakın gelecekte çıkma olasılığı da zayıf.

Sonuç? 1986'dan beri Şirince köyü sit alanı içinde yasal olarak bir tek çivi çakılmasına izin verilmedi. Akan çatısını aktarmak isteyen köylüler bile Koruma Kuruluyla muhatap olmaya zorlandılar. Ve kör, sağır, ahmak ve vicdansız bir duvarla karşılaştılar.

Resim 2:
Şirince'de "koruma altında" bir ev. Yasal yoldan onarmak imkansız. İzinsiz onarmanın cezası üç yıl hapis.

Hasan Dayının Ahırı
Diyelim ki Şirince'de Hasan Dayının elli yıllık ahırı bir gün şiddetli yağmurda çöktü.
Hasan Dayının izlemesi gereken prosedür şöyle:

Adım 1. Önce bir mimar tutup röleve ve restorasyon projesi hazırlatacak. Selçuk'ta bu işi Koruma Kurulunun istediği evsafta yapabilen mimar pek yok. O yüzden mimarı tercihan İzmir'den bulması gerekiyor. Ortalama süre üç ay. Maliyet, kırk metrekarelik bir ahır için Mimarlar Odası tarifelerine göre bir ila birbuçuk milyar.

Adım 2. Hasan Dayı projeleri alıp İzmir Bayındırlık ve İskan Müdürlüğüne gidecek. Gün belirleyip Bayındırlık memurlarını Şirinceye getirecek. Tesbit yaptıracak. Süre: iki hafta.

Adım 3. Bayındırlık Müdürlüğü, Koruma Kuruluna yazı yazıp Şirince köyünün imar planı bulunup bulunmadığını ve sözkonusu yapının tescilli tarihi eser olup olmadığını soracak. Koruma Kurulu normal şartlarda cevap vermeyecek. İş orada tıkanacak.

Adım 4. Hasan Dayının Kültür Bakanlığında ya da Valilikte hatırlı dostları var diyelim. Onlar aracılığıyla Koruma Kurulundan cevap çıkarttırdı. Ancak ahırı tescilli bir yapı olmadığı için olumlu cevap alması yasal olarak mümkün değil. Proje yatar. Şah ve mat! (Şirince'de varolan yapıların yarıdan çoğu tescilli değil. Çünkü köydeki yapıların çoğu kendi başına bir tarihi değer ifade etmeyen, ancak köyün bütünlüğü içinde göze hoş gelen yapılar.)

Adım 5. Hasan Dayı şanslı çünkü parası bol. Bayındırlık Müdürlüğündeki memurları yemeğe götürdü, birer çorba içirdi, gönüllerini aldı. Onlar da Kuruldan gelen yazıyı kaybettiler. İmar durumu yazısını verdiler. Hasan Dayı bu yazıyı projelerine ekleyip Kurula başvuracak. Gün alacak. Raportörleri Şirince'ye götürecek. Onların da karnını doyuracak, gönüllerini hoş edecek. Başvuru dosyasını ikmal edecek. Süre: bir ay.

Adım 6. Sıra geldi Koruma Kurulunun toplanıp başvuruyu gündeme almasında. Ortalama bekleme süresi: İKİ YIL. Çok etkili kişileri araya sokup Kurul üyelerini teker teker ikna ederek bu süreyi altı aya kadar düşürmek mümkünmüş deniyor.

Adım 7. Kurul üyeleri o gün tesadüfen iyi günlerinde olduğundan itiraz eden çıkmadı diyelim. Projeyi geçirdiler. Yazısının yazılması için kaleme verecekler. Toplam yarım milyarı bulan harçlar, pul paraları, oda aidatları, vakıf rüşvetleri, eğitime katkı fonları ödenecek. Süre: bir ay. Hasan Dayı artık bayram edebilir: Şirince tarihinde görülmemiş olanı başardı. Ahırının restorasyon projesini Kurula onaylattı.

Adım 8. Geriye kala kala ruhsat kaldı. Bunun için yapılması gereken şey önce bir inşaat mühendisi tutup statik proje çizdirmek. Depremden sonra çıkan yeni yönetmelik gereğince dört tane de TUS (teknik uygulama sorumlusu) bulması gerekiyor. Mühendisler odasının tarifesine göre 40 metrekarelik bir yapı için asgari TUS ücreti bir milyar küsur lira. İnanması güç ama cari olan mevzuata göre Hasan Dayı'nın ahırını yığma taştan yapmaya hakkı yok. Betonarme proje yaptırmak ve hesaplarını mühendise tutturmak zorunda.

Hikayeyi kısa keselim. Yoksa Hasan Dayının daha geçmesi gereken çok aşama var.

Sonuç: Tüm bağlantılarını ustaca kullanan, bürokrasi batağında kulaç atmayı bilen ve inanılmaz bir şekilde şansı yaver giden Hasan Dayı iki yıl sonunda ahırının tamir ruhsatını alır. Bu iş için beş milyar dolayında para harcar. Yirmi-otuz kez İzmir'e gidip gelir.

Bu arada iki yıldan beri açıkta yatıp kalkan eşeği soğuk kapıp vefat eder. Amcaoğluna ödünç verdiği keçileri ise, amcaoğlu eltisinin kızını kaçırıp kayınçosunun yeğeniyle küs olduğu için bir türlü geri alamaz...

Suça Teşvik
Tabii normal hayatta ve Türkiye koşullarında bunların hiçbiri olmaz. Hasan Dayı iki usta tutar. Bir gece sabaha karşı bir kamyon briket getirip ahırını onarıverir. Belli olmasın diye üstünü naylonla örter. Köy heyeti olayı anlayışla karşılar. Kaşla göz arası iş kapanır.

Yaptığı iş ağır cezalık suçtur. 2863 sayılı yasanın 65. maddesine göre üç yıla kadar hapis cezası vardır. Ayrıca sekizyüz küsur milyon para cezası ödemesi ve İl İdare Kurulu kararıyla kaçak yapının yıktırılması gerekir.

Şirince'de son ondört yılda bu yöntemle inşa edilmiş 60 dolayında ahır, müştemilat, ev, gecekondu, dükkan ve pansiyon sayabiliyoruz. Hapsi de sakil, ucuz, uyduruk yapılar. Her an yıktırılabileceği endişesiyle ve aceleyle yapıldılar.

Akan damlar naylon ve ondülinle tamir edildi. Yüz yıllık tarihi doğramalar sökülüp yerine pimapen takıldı. Evlerin kenarına briket ve profil demirden gözleme-çöpşiş bahçeleri kuruldu.

Halen Şirince'deki 200'ü aşkın tarihi evin yarısı içinde oturulamayacak kadar harap ve kaderine terkedilmiş durumda. Ötekilerde oturanların çoğu, bir gecekondu bile yaptıramayacak kadar fakir ve yaşlı olan insanlar. Köy nüfusunun büyük bir bölümü eski evinin kenarına yaptırdığı uyduruk müştemilatta yatıp kalkıyor. Eski evini ahır ve samanlık olarak kullanıyor. Lazım oldukça eski evden üç-beş taş söküp gecekondusunu onarıyor.

Her kış şiddetli yağmurlarda eski güzel evlerden üç-dört tanesi çöküp gidiyor.

Şirince, göz göre göre ölüyor.

Ankara'da, İzmir'de, Selçuk'ta kendini Devlet Saraylarına hapsetmiş birtakım kişiler de "Kültürel varlıkları korumacılık" oynayıp avunuyorlar...

Resim 3:
Şirince'de "koruma altında" bir ev. Anıtlar Kurulu eserlerinden.

Ne Yapılmalı?
Ne olmalıydı? Temel ilkelerden başlayalım.

Bir mülkü koruma altına almakla devlet o mülkü bir ölçüde, bir bakıma kamulaştırmış olur. Kamunun da mal sahibinin yanısıra o mülk üzerinde bir hakkı ve menfaati olduğunu ilan eder. Mal sahibinin mülkü üzerindeki tasarruf haklarını kısıtlar. Aynı zamanda, günümüz koşullarında, mülkün ekonomik değerinde de bazen ciddi bir düşüşe neden olur.

Devlet vatandaşın malına (kısmen de olsa) el koyduğu zaman, el koyduğu şeyin bedelini ödemekle yükümlüdür. Tersi, mülkiyet hakkına açık bir tecavüzdür. Gasptır. Soygundur. Karakolda vatandaşa işkence edilmesi kadar vahim bir hukuk ihlalidir.

Türkiye'de halen geçerli olan koruma mevzuatı böyle bir hukuk ihlali üzerine kuruludur.

Denebilir ki "Devletin parası yok. Tarihi eserleri korumayalım mı?"

Cevap basittir:

  1. Devletin parası yoksa para bulur,
  2. bulamıyorsa özel kişilerin o parayı bulmasını özendirecek tedbirleri alır,
  3. onu da yapamıyorsa parası kadar iş yapmayı öğrenir; bedelini ödeyemediği işlere kalkışmaz.

Tarihi korumak kadar, sözgelimi eğitim vermek de devletin görevleri arasındadır. Ama "okul lazım" diye vatandaşın evini, arsasını bedelsiz olarak zaptetmeyi kimse savunamaz.

Biz, kendi hesabımıza - örneğin - eski İstanbul, İzmir, Birgi ve Safranbolu evlerinin korunmasından çok önemli bir kültürel fayda sağladığımız inancındayız.

Ancak bizim sağladığımız bu faydanın bedelini o evlerin sahiplerine ödetmenin mantığa ve adalete uyan bir yanı yoktur. Tıpkı kitap alırken ya da sinemaya giderken bedelini ödediğimiz gibi bu kültürel hazzın da bedelini biz ödemekle yükümlüyüz. Bilet olarak öderiz. Bağış olarak öderiz. Vergi olarak öderiz. Ya da kamu yararını temsilen devlet veya başka hayır kuruluşları öder. Mantıklı olan budur.

Nasıl?
Bu ilkeleri pratik hayata geçirmek sanıldığından basittir. Maliyeti de çok yüksek değildir. Üstelik mantıklı bir teşvik programı çerçevesinde eski eserlerin korunması özendirilirse bu eserlerin ekonomik değeri artacağı için, koruma programının bir süre sonra maliyet olmaktan çıkıp net gelir sağlaması da olasıdır.

Üç maddede özetleyelim.

1. Devlet, tarihi eser ilan ettiği gayrımenkulü piyasa değeri üzerinden satın almakla yükümlüdür.

(Daha sonra gayrımenkul belirli restorasyon koşullarını yerine getirmeyi kabul eden kişilere açık artırmayla satılabilir. Satış bedeli eğer kamulaştırma bedelinden düşükse, aradaki fark "kültür varlıklarını koruma" adına yapılmış bir kamu harcaması olarak değerlendirilmelidir. Yok eğer satış bedeli kamulaştırma bedelinden yüksekse, o zaman Tarihi Eser statüsü malın piyasa değerini artırıyor demektir. O zaman kamulaştırmaya hiç gerek olmadan doğrudan doğruya açık artırmaya gidilir; ya da zaten mal sahibinin kendisi restorasyona talip olur.)
2. Tarihi eser ilan edilen gayrımenkul, belirli sürede ve belirli kurallara uygun olarak restore edilmek koşuluyla mal sahibinin mülkiyetinde bırakılabilir.
(Devlet restorasyon normlarını belirler ve restorasyon projesini hazırlar. İnşaat maliyetinin tümü veya bir kısmı devlet güvencesinde düşük faizli kredi ile finanse edilir. Proje ve finansman sağlandıktan sonra mal sahibine restorasyonu yapması için belli bir süre - sözgelimi bir yıl - tanınır. Mal sahibinin restorasyon nedeniyle uğradığı net zarar - varsa - kredi borcundan düşülür. Aradaki net kayıp "kültür varlıklarını koruma" adına yapılmış bir kamu harcaması olarak değerlendirilir.)
3. Özel kanunla "Kültür Varlıklarını Koruma Vakfı" veya vakıfları kurulur. Bu vakıflara yapılan bağışlar vergiden bağışık tutulur. Böylece vatandaşın kamuya olan borçlarını dilerse tarihi eserleri korumak yoluyla ödemesi olanağı sağlanır.
(KVKV'lar birinci maddede anılan yöntemle satışa çıkarılan tarihi eserleri satın alıp restore edebilirler; ikinci maddede anılan restorasyon kredilerini temin edebilirler. Böylece koruma işinin kamu maliyesine fazlaca yük olmadan, kültürel değerlere meraklı vatandaşlar tarafından finanse edilmesi sağlanır.)

Yeryüzünün iyi yönetilen ülkelerinde uygulanan kurallar aşağı yukarı bunlardır.

Almanya'da tarihi konutlara malik olan ya da koruma altındaki bölgelerde oturanlar, konutlarının bakım ve onarımını Anıtlar Komisyonunun kararları doğrultusunda (ve Komisyonun sağladığı kredilerle) yaptırmakla yükümlüdür. Yoksa konut, bedeli ödenerek kamulaştırılır ve bakımını yapabilecek kişilere satılır.

İngiltere'de National Trust yüz yıldan beri kültürel ve doğal varlıkları koruma işini hemen hemen tek başına üstlenmiştir. Binlerce tarihi konut, şato, saray, kilise, kale ve yüzbinlerce hektar orman alanı National Trust'ın mülkiyetindedir. National Trust özel bir kuruluştur. Etkinliklerini kira geliri, bağışlar ve bilet satışı ile finanse eder. Devletten cüzi bir yardım alır.

Bu ülkelerde tarihi eserler korunur.

Türkiye'de ise bugünkü Kültür ve Sanat Varlıklarını Koruma yasasının yürürlüğe girdiği 1983 yılından beri ülkenin kültürel mirasının uğramış olduğu yıkım tarihte eşi görülmemiş boyutlardadır.

Tarihi kasabalar, köyler, doğa harikaları topyekün yokolmuştur. Yüzlerce yıllık mimari birikim ölüme terkedilmekte, öldürücü bir bürokrasi batağında boğulmaktadır.

Türkiye Timurlenk'ten bu yana son onyedi yıldaki gibi bir toplu tarih yıkımı görmemiştir.

İnsan bazen asıl amaç bu mudur diye merak ediyor...