2011 Gazileri

Şer kuvvetleri Nişanyan Evlerini yıkmaya kalkıştığında yanımızda duran arkadaşlarımıza verilmiş bir sözümüz var. O söz unutulmadı. Buyurun, ne zaman isterseniz gelin. Burası eviniz sayılır.

Sayfalar : 1 · 2 · 3 · 4 · 5 · 6 · 7 · 8 · 9 · 10 · 11 · 12 · 13 · 14 · 15 · 16 · 17 · 18 · 19 · 20 ·  [Son]

YANLIŞ CUMHURİYET 4

Kemal Atatürk'ün kurduğu rejim demokrasi midir?

Saltanatın ilgası, hakimiyetin millete malolması demektir. [...] Millet Taç giymiştir. Halifelik de (hükümet anlamında alınarak) milletin temsilcisi olan TBMM'ne verilmiştir. [...] Böylece hem hakimiyet, hem de siyasi iktidar halk'a, millet'e maledilmiş oluyordu. Hakimiyetin (iktidar dahil) millileştirilmesiydi bu... Demokrasi budur. (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri..., s. 93)

Demokrasi kavramını [...] ülkeye tanıştıran Mustafa Kemal, ayrıca hiçbir zaman genç Türkiye Cumhuriyetinde yalnızca tek bir parti olmasını istemedi. [...] Ne Terakkiperver Fırkanın, ne de Serbest Fırkanın kurulmasına karşı çıktı. Zaten söylenilenlerin aksine, Mustafa Kemal döneminde parti kurmak yasak değildi. (, Bedri Baykam,, Mustafa Kemaller Görev Başına, s. 10)

Kurtuluş Savaşı sırasındaki ve ertesindeki göreli özgürlük rejimine karşın, Türkiye sonraki yıllarda gerçekten demokratik bir düzeni yaşatabilir miydi? Burası şüphelidir. Çeşitli ekonomik gelişim göstergelerinin demokrasinin önkoşullarını oluşturduğu yolunda, doyurucu bir toplumbilimsel kuram bulunmamakla birlikte; aralarındaki nedensellik ilişkileri kanıtlanmasa da, demokrasinin en azından belli gelişkinlik ölçütleriyle eşzamanlı olarak geldiği söylenebilir. (Mete Tunçay, Türkiye'de Tek Parti..., s. 332)

Atatürk 1923'lerde, yani bir ortaçağ toplumunda niçin bugünün 1990'ların İngiliz demokrasisi gibi demokrasi kurmadı demek, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiği zaman niçin telefon şebekesi kurmadı demekle aynı anlama gelir. (A. Taner Kışlalı, Mustafa Kemaller Görev Başına, s. 162)

Tek Parti rejiminin demokratlığına ilişkin argümanlar altı başlık altında toplanabilir:

1. Rejim demokrasidir. Parti kurmayı yasaklayan bir kanun çıkarılmamıştır. Ancak CHP iktidarını halk desteklediği için, muhalefet edecek kimse çıkmamıştır.

2. Rejim demokrasi değildir. Demokrasiyi kurmak için 1920'ler Türkiyesinin sosyal ve ekonomik koşulları elverişli değildir. Demokrasinin objektif koşulları yoktur.

3. Rejim demokrasi değildir. Atatürk'ün ileriye dönük amacı ülkeye demokrasiyi getirmektir. Ancak fırsat bulamamıştır.

4. Rejim demokrasi değildir. 1920'de ilan edilen "milli egemenlik" ilkesi, en azından prensip düzeyinde demokrasinin zeminini hazırlamıştır.

5. "Tam" demokrasiye ulaşılmamış olsa da, kadınlara oy hakkı vermek gibi önemli bazı adımlar atılmıştır.

6. Rejim demokrasi değildir. Ancak CHP rejiminin tek alternatifinin İslamcı, Osmanlıcı, hilafetçi ve ümmetçi bir gericilik olduğu unutulmamalıdır.

İlkini bu bölümde olmak üzere, bu görüşlerin her birini sırayla ele alacağız. Kemalist rejim hiç şüphesiz demokrasinin varlığı veya yokluğu meselesinden bağımsız olarak, daha farklı ve belki daha derin düzlemlerde de tartışılabilir. Ancak o konulara gelmeden önce "demokrasi" konusunda bir düşünce netliği oluşturmakta fayda vardır.

Tek Parti rejimi demokrasi midir?

Demokratik rejimi tanımlayan asgari unsur, siyasi iktidarın serbest ve genel seçimlerle belirlenmesidir.

Birtakım ek unsurlar bu tanıma katılabilir; örneğin siyasi partiler, basın ve dernek özgürlüğü, bağımsız mahkemeler ve benzerlerinin demokrasinin vazgeçilmez koşulları olduğu ileri sürülebilir. Ayrıca "serbest ve genel seçim" kavramının sınırları tartışılabilir; serbestliğin derecesi (örneğin, bir açıdan kısıtlanan seçimler serbest sayılır mı?), genelliğin ölçüsü (halkın bir kısmının oy hakkı yoksa o yerde demokrasi var denebilir mi?), seçimin belirleyiciliği (kurumsal iktidar sahiplerine karşı, seçilmişlerin gerçek gücü nedir?) gibi kriterler, ilginç ve yararlı ayrımlara konu olabilir. Ama serbest ve genel seçimlerin hiç olmadığı bir yerde demokrasiden söz etmek, kavramlar konusunda vahim bir kargaşaya işaret etmek dışında bir anlam ifade etmez.

Birtakım teorilere dayanarak, şu ya da bu tür devlet politikalarının halkın "gerçek" yararını temsil ettiği, işçi sınıfını ihya ettiği, "ilerici" olduğu, çağdaş uygarlığın gereği olduğu vb. ileri sürülebilir. Bu görüşler doğru da olabilir. Ancak demokrasi düşüncesinin temeli, "halkın yararına" politikalar izlenmesi değildir. Neyin halkın yararına olup neyin olmadığına, halkın kendisinin karar vermesidir. Bu kararı vermeye hakkı olmasıdır. Roma imparatorları ve Rus çarları dahil tarihte hemen hemen her rejim "halkın yararına" yönettiğini iddia etmiştir; ama demokrasi örnekleri olarak kabul edilmezler.

Türkiye'de nisbeten serbest ve genel sayılabilecek ilk seçimler, bilindiği gibi, 1908 yılında gerçekleştirilmiştir. 1912, 1913/14 ve 1919 seçimlerinde belirli bir siyasi kadronun (ilk ikisinde İttihat ve Terakki, üçüncüsünde Müdafaa-yı Hukuk örgütlerinin) baskı ve manipülasyonları belirleyici olmakla birlikte, henüz merkezi bir denetim sisteminin yeterince etkin olamadığı ve en azından yerel düzeyde seçimlerin bir hayli çekişmeli geçtiği anlaşılmaktadır. 1923, 1927, 1931, 1935 ve 1939 "seçimleri", Tek Adam tarafından belirlenmiş milletvekili listelerinin - eski Sovyet rejiminde olduğu gibi - halka "onaylatıldığı" birer siyasi gösteriden ibarettir. Mustafa Kemal Paşa iktidara seçimle gelmemiş, yaşamı boyunca gerçek ve serbest hiçbir seçime katılmamıştır. Kurduğu parti, cumhuriyet tarihinin ilk serbest seçimlerinde - 1950'de - hezimete uğrayacak, ve ondan sonra da girdiği her seçimden yenilgiyle çıkacaktır.

Bu anlamda 1923 tarihinin, Türkiye'nin demokratik evriminde ileriye doğru atılmış bir adım sayılamayacağı ortadadır.

Yukarki paragrafta değindiklerimizi biraz daha açarak bu yargıyı pekiştirmeye çalışalım.

I. Meşrutiyet

Türkiye'de iktidarın serbest ve genel seçimlerle belirlenmesine yönelik ilk iki ciddi teşebbüs 1877 ve ardından 1908 seçimleridir. Siyasi partiler 1908'den hemen sonra ortaya çıkmıştır; 1911 sonunda Mebusan'da temsil edilen dört veya beş parti bulunur. Meclis tartışmaları zaman zaman "anarşik" denebilecek ölçüde serbesttir. 1908'de basından sansür kaldırılmıştır. Bunu izleyen dört yılın Osmanlı basını, Türkiye'nin o günden bu yana bir daha yaklaşamadığı bir özgürlük ortamına sahip olacaktır.

1909'da yapılan anayasa değişikliğiyle hükümet meclise karşı sorumlu hale getirilmiş, bu tarihten itibaren kabinelerin kuruluş ve düşüşünde güvenoyu mekanizması işletilmiştir.

Saray 1908'den veya en geç 1909'dan 1918'e kadar, siyasi sahnede bağımsız bir varlık gösterememiştir. Kanun-ı Esasinin 1909'da değişen 3.cü maddesi uyarınca padişahın hükümranlığı "vatan ve millete sadakat" koşuluyla sınırlandırılmıştır. Uygulamada bu hükmün anlamı, padişahın Meclis tarafından tahttan indirilebileceğidir. Abdülhamid'in hal'inin yasal temeli de (geriye dönük olarak) bu maddeye dayandırılmıştır.

II. Mütareke ve Birinci Meclis

İttihat ve Terakki zorbalığı altında gerçekleşen 1912 ve 1913/14 seçimlerinden sonra, 1919 Aralık ayında yapılan son Osmanlı Mebusan seçimleri bu kez Müdafaa-yı Hukuk hareketinin baskısıyla şekillenmiştir. 1920 Martında bu meclisin tatili üzerine ertesi ay Ankara'da toplanan Millet Meclisi de yaklaşık olarak aynı örgüt ve kadronun eseridir.1

Her iki seçimi "serbest" saymak mümkün değildir. 1919 ortalarından itibaren Anadolu'ya hakim olan Milli Hareket, kendi yandaşları dışında kimsenin seçimlere katılmasına izin vermemiştir. Muhalefet, son Mebusan seçimlerini boykot etmiştir; Ankara meclisine ise, tanımı gereği, Milli Hareketi desteklemeyenler katılmamıştır. Ayrıca, anayasaya göre Osmanlı vatandaşı olan gayrımüslimler her iki seçime de iştirak ettirilmemiştir.

Öte yandan, kuruluşlarındaki anti-demokratikliğe karşın, işleyişte iki meclis de dikkate değer bağımsızlık emareleri gösterebilmiştir. Özellikle Mustafa Kemal'e verilen yetkiler konusunda, Ankara BMM'nde oldukça sert muhalefet gösterenler olmuştur. Bir muhalefet partisine izin verilmemişse de, devlet partisinin yokluğunda, iktidar meclis üzerinde yeterli denetim sağlayamamıştır. İstanbul ile Ankara arasındaki ikilik, en azından İstanbul'da belirli bir basın özgürlüğünün sürmesine olanak sağlamıştır. Bu nedenlerle, 1923'e kadar hüküm süren geçiş rejimini bazı bakımlardan yarı-demokratik olarak nitelendirebiliriz.

III. Cumhuriyet

1923'te yapılan İkinci Meclis seçimlerine sadece bir parti - Halk Fırkası - katılmıştır. Tüm parti adaylarının "gece gündüz bilfiil çalışarak" Mustafa Kemal ve yakın çevresi tarafından belirlenmiş olduğu döneme ait hatıratların birçoğunda ayrıntılı olarak anlatılır. Birkaç yerde seçimlere katılan bağımsız adaylar, Mustafa Kemal'in kişisel emir ve komutası altında yürütüldüğü anlaşılan çeşitli çabalarla ikna edilmişler, ve sonuçta meclise sadece bir muhalif bağımsız (Gümüşhane mebusu Zeki [Kadirbeyoğlu]) girebilmiştir.2

Her şeye rağmen bu mecliste, Milli Mücadeleye ön saflarda katılmış olup bağımsız bir kişilik ve prestije sahip bulunan ve Mustafa Kemal'i ancak "eşitler arasında birinci" olarak görmeye devam eden üyeler vardır. Bunların önde gelenleri 1924'te bir muhalefet partisi (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) oluşturma girişiminde bulunmuşlarsa da, bu parti altı ay sonra Takrir-i Sükûn kanununun baskı ortamında kapatılmış, bir süre sonra partiye mensup tüm milletvekilleri tutuklanmış ve aralarından altısı, şehir meydanlarına kurulan darağaçlarında asılmıştır.

Bu tarihten sonra, Atatürk'ün ölümüne kadar, CHP hükümetine yasal çerçevede ve kendi iradesiyle muhalefet etmeyi göze alan kimseye rastlanmaz. 1930'da Atatürk'ün emriyle kurulan Serbest Fırkayı bir muhalefet partisi olarak değerlendirme imkânı yoktur. Bu partiye katılmaları Reisicumhur tarafından öngörülen bazı milletvekillerinin nasıl korkuya kapıldıkları ve CHP'ye geri gitmek için yalvardıkları, cumhuriyet tarihinin ibret verici sayfaları arasında yer alır.

CHP tüzüğünün ömür boyu kendisine tanıdığı yetki uyarınca Reisicumhur, üçüncü (1927), dördüncü (1931) ve beşinci (1935) meclislerin üye listelerini şahsen hazırlamak ve ilan etmek görevini üstlenmiştir. Dördüncü ve beşinci dönemlerde gerçi birkaç bağımsız milletvekili için kontenjan (350 kadar üyelik içinde, sırasıyla 12 ve 16 sandalye) ayrılmıştır. Ancak bağımsız adayların bizzat Atatürk tarafından belirlenen birtakım ideolojik ve kişisel kriterlere uyması talep edilmiş, kendilerine karşı Parti tarafından aday gösterilmemiş, ve bağımsızlara oy vermeleri Partili ikinci seçmenlerden "rica" edilmiştir.3

Halk çoğunluğunun desteğine sahip olduğunu ileri süren bir rejimin neden serbest seçimler yoluyla bu olguyu kanıtlamak yoluna başvurmadığını anlamak kolay değildir. Ancak gerek 1924'teki gerçek, gerekse 1930'daki düzmece muhalefet denemelerine, rejime karşı neredeyse birer halk ayaklanmasına dönüşmek eğilimi kazandıkları için son verilmiş olması, bu konuda gereken ipucunu sağlayabilir. 1950'deki ilk serbest ve dürüst seçimlerde CHP %39 oranında oy alabilmiştir.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Tek Parti döneminin güdümlü seçimlerini şöyle tanımlıyor:

"Gerçi iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre bütün illerdeki milletvekili seçimleri yapılıyordu, ama bu seçim, işin formalite yönüydü. Halk Partisi tarafından gösterilen aday mutlaka seçiliyordu. O halde bu adaylar, 'halkın seçimine sunuluyordu' demektense, 'halkın onayına sunuluyordu' deyişini kullanmak belki daha yerinde olur."4

"Onayına sunmak" kavramı onay verip vermeme tercihini içerdiğine göre, bu tanımlamayı kabul etmek mümkün gözükmüyor. Yapılan iş, daha çok "halka gözdağı vermek", ya da "halkı (daha doğrusu ikinci seçmenleri) onay vermeye mecbur ederek, vicdanen özgür kalmalarını önlemek" tanımlarına girmektedir.

Notlar

1. Tek muhalefet partisi olan Hürriyet ve İtilaf, yasadışı baskıları ileri sürerek Mebusan seçimini boykot etmiştir. Milliyetçilerin kontrolünde olmayan İstanbul'da, seçim teşkilatına hakim olan eski İttihatçılar, iki kişi hariç Müdafaa-yı Hukuk adaylarının seçilmesini sağlamıştır. Son Mebusanın 140 dolayındaki üyesinin hemen hepsi Müdafaa-yı Hukuk adaylarıdır; kalan birkaç kişi de Milli hareketi destekleyen çeşitli bağımsız ve marjinal grupların temsilcileridir. (Bak. Karaca, Son Osmanlı Meclis-i Mebusan Seçimleri).

2. Kadirbeyoğlu'nun seçilişinin ilginç öyküsünü, Ahmet Demirel aktarır. Anlatılanlara göre, seçim yapmak için toplanan ikinci seçmenler her ilçede jandarma birlikleri tarafından ziyaret edilerek, "hükümetin istediği adamlardan başka hiç kimseye oy verilemeyeceği"ne ilişkin, çeşitli sertlik düzeyinde emir ve tehditler kendilerine tebliğ edilmiştir. Bunun üzerine bir-iki yerde silahlı çatışma çıkmış, direnişle karşılaşan jandarma kumandanları ise "evvelce aldıkları talimat dairesinde" Mustafa Kemal Paşayı telegrafla haberdar ederek talimat istemişlerdir. Sonuçta Zeki Bey seçimi kaybetmiş, ancak anlaşılan vilayette huzursuzluk çıkması ihtimali üzerine, içişleri bakanlığı emriyle milletvekilliği onaylanmıştır. (Demirel, s. 575-582)

1924 Aralığında yapılan ara seçimlerde de, Bursa'dan bağımsız aday olan (Sakallı) Nurettin Paşa milletvekili seçilmiştir. (Tunçay, s. 117-120) Atatürk döneminde, CHP'ne muhalif olarak seçilen başka bağımsız milletvekili yoktur.

3. Bak. Parla, Siyasi Kültürün Resmi Kaynakları II, s. 56-66.

4. Velidedeoğlu, Milli Mücadele'de Anadolu, s. 246.

Sayfalar : 1 · 2 · 3 · 4 · 5 · 6 · 7 · 8 · 9 · 10 · 11 · 12 · 13 · 14 · 15 · 16 · 17 · 18 · 19 · 20 ·  [Son]
© 1998-2014
Öbür Nişanyan Siteleri:Blog · Etimoloji Sözlüğü · Yer Adları · Facebook Sayfası
Nişanyan Hotel   Şirince Köyü - Selçuk - İzmir · Tel: (232) 898 3208 · Faks: (232) 898 3209 · E-mail: Tıklayın